Cam kavanozların suni oksijenli ve stresli ortamı insanın sağlığına nasıl zarar verdiğini tahmin edebilirsiniz. Devasa klimalardan yüzünüze üflenen o havanın sizi tatmin etmeyeceğini bile bile o havayı solursunuz. Ciğerleriniz bayram etmez, beyninize oksijenin ulaştığını hissetmezsiniz ama yine de ordasınızdır.
Biliyorum, biz kadınları anlamak çok zor. Çoğu zaman olur olmadık işler yapıyoruz, burnumuzu karganın dibinden ayırmadan yaşamaya çalışıyoruz, sonra da sağa sola dert yanıyoruz. O da olmadı gereksiz yere alınganlıklar gösterip karşımızdakileri şaşırtıyoruz. Zannediyor musunuz sadece erkekler kadınlardan muzdarip! Biz kadınlar da hemcinslerimizi anlamakta zorluk çekiyoruz!
Kat kat dizilmiş camdan legolarda ne kadar önemli olduklarını düşünerek yaşayan bir topluluğun içinde var olduğumu hissetmek bazen hiç de iyi bir şey değil… Keşke her şeyin farkında olmasaydım diyorum çoğu zaman. Neden biliyor musunuz? Olacakları önceden sezmek, insanları gözlemlemek, hayatın sadece buradan ibaret olmadığını bilmek ve yine de bu dünyada yaşamak gerçekten kolay değil de ondan…
Bu aralar kiminle karşılaşsam elinde "kişisel gelişim kitapları" veya "psikolojik kitaplar" var. Ruhunuzu keşfedin, ikna kabiliyetinizi güçlendirin, hayır demenin gücü, eşinizle anlaşmanın yolları, özgüveninizi besleyin… Birkaçına biraz göz gezdirdim. Hepsi saçmalıktan ibaret!
Dünya değişiyor; evler, arabalar, yaşam koşulları, meslek seçimleri, müzik tarzları, giyim stilleri, telefonlar, kediler, köpekler ve tabii ki bizler…
Önceki yazımda kendi kendine yetmeye çalışmaktan; sevgiye, sevgiliye, paylaşıma, aşka, ele ele tutuşmaya ihtiyaç duymadan (ihtiyaç duyduğunu kabul etmenden) yaşayanlardan bahsetmiştim. Bu hafta boyunca bu konu hakkında uzun uzun düşündüm. Cam kavanozun içindeki kuzularımı, üstümde boylu boyunca uzanan aslanları inceledim... Arkadaşlarımı/dostlarımı izledim. Hayatlarını kendimce masaya yatırdım, evirdim çevirdim.
Aşk, bir önyargıdır demiş Bukowski… Önyargı, yargıya dönüştüğünde ise son bulan bir duygu seli... (Sonuna bari yorumumu katayım) Vardığınız yargı; eğer o insanla hayatınız boyunca birlikte olacağınıza inanıyorsanız sevgiye, eğer hayatınızın en kötü duygusal travmalarını yaşadıysanız nefrete dönüşür. Öyle bir köşede kalırsınız, çatlak vazo gibi…
Şu an 30 yaşın üstündekiler hatırlarlar, eskiden cep telefonu bile yoktu. Eğer birisiyle buluşacaksanız tam saatinde orada olmaya çalışırdınız. Trafiğe takıldıysanız bekleyen arkadaşınızdan özür dilerdiniz. On dakika gecikmek bile ayıptı eskiden… Şimdi öyle mi; arıyorsunuz ben geç kalacağım canım diyorsunuz. Bekleyen de size kızmıyor, çünkü artık herkesin geç kalmaya hakkı var.
İnsanoğlu bencildir. Elindekiyle yetinmez… Kazanılan her savaş o anda kaybedilmiştir aslında, değerini bilemeyiz. Şikayet etmekte üstümüze yoktur. Çok iyi bir işimiz, çok güzel giden bir evliliğimiz, kupalarla dolu bir dolabımız, takdirlerle yıkanmış kulaklarımız olabilir, ama bu mutlu olmak için yeterli midir?
Her sabah ışığı içine hapseden cam kavanozun kapısından içeri girerken yaşadığım duygu karmaşası, ömrümden bir gün daha çalmanın bedeliyle yüzleşmemi sağlıyor. Bir insanın ömrü böyle mi geçmeli? Her şeyi bırakıp gitsem, ne yaparım? Çalışmadan geçen bir hayat nasıl olur? Buna alışabilir miyim?